30.07.2015

Gümüşlük Bodrum

Bu yıl yaz tatilimizi Bodrum/Kuşadası ikilisinde geçirmeye karar verdik. Ama öncesinde hayırlı bir iş için 3 günlük Karadeniz kaçamağı da yaptık. Ailemiz genişliyor, yeni gelinimiz aramıza katılıyor. Ben artık eski gelin oldum :) Yazılacak bir sürü konu, paylaşılacak bir sürü  birikti. Ancak yaz tatilimin tam orta yerinde Bodrum' dan bildirim yapıyorum sizlere:

Bu kareleri biraz önce Gümüşlük gezimizde çektim. Bodrum' a tatile gelen bir çok kişi farklı farklı koylarda kalabiliyor. Yalıkavak, Bitez, Torba, Yahşi, Türkbükü, Güllük, Güvercinlik ve Bargilya koyu gibi... Eğer Gümüşlük' te kalmıyorsanız, tatilinizin bir günü mutlaka vakit ayırın ve ufak bir gezi planlayın. Şehir merkezinde ufacık bir otopark var. Oraya aracımızı park ettikten sonra, iki sıra halindeki takıcılar, seramikçiler, ıvır zıvır satan dükkanların arasından geçiyorsunuz. Orada seramik balıklar, spiraller, yuvarlaklar satan bir hanım var. Bize sağolsun indirim de yaptı. Bence şansınızı deneyin ^.^

O iki sıranın sonunda insanın başını döndüren bir dükkan var: Cadı. İçeride envai çeşit takı var. Bu iyi mi kötü mü bilemiyorum açıkcası. Bir yüzüğü ellerken diğerinde gözüm kalıyor :) Bugün de birşey alamadan çıktım maalesef. Ama güzel ürünler vardı. Annemlerle yaklaşık 3 yazdır mutlaka oraya uğruyoruz, bakınıyoruz. Cadıyı biraz geçtiğiniz zaman aşağıdaki fotoğraflarlardaki pazar yeri gibi olan kısım karşımıza çıkıyor. Bodrum' a ait ürünlerden satın almak isteyenler için güzel açıkcası.



Biraz daha ilerlediğimiz de sol tarafa dönersek Tavşan Adası karşımızda. Geçen yıl tadilatta olduğu için kapalı olan Tavşan Adasını bu yıl görmeden geçmeyin. Yanınıza deniz ayakkabısı ya da sağlam sudan etkilenmeyen bir terlik almanızı öneririm. Şimdi elbiseniz ve eteğiniz ya da şortunuz varsa hiç bir sorun yaşamadan Gümüşlük' ün iki güzel sahilini birbirinden ayıran Tavşan Adasına yürüme zamanı. Su diz boyunu geçmiyor. Tavşan Adası ismini, bir dönem üzerinde yaşayan tavşanlara borçlu imiş. Biz üzerlerindeki tavşanları görmedik ama hala rastlamak mümkünmüş.





Tavşan adasından geri dönerek, dümdüz yolun sonuna doğru devam ediyoruz.İrili ufaklı bir çok balık restaurantı bizi karşılıyor. Benim balığa alerjim olduğu için pas geçiyoruz ancak fotoğraflarını çekmeden de duramıyoruz. Bu restaurantlardan en ünlüsü Mimoza. Her bir objesi, masa süsleri, renkler, ambians çok hoş. Hatta geçen yıl buraya uğradığımız zaman Acun'u bir masada, başka bir masada da Ayşe Özyılmazel'i görmüştük..






27.07.2015

FiLBooks Karaköy

Hala İstanbul' dasınız ve henüz izne ayrılamadıysanız, hatta yaz tatili planlarınız Ağustos' ta başlayacaksa, aslında Cuma' nın da gelmesine çok varsa, trafiği falan düşünmeyip, iş çıkışı atlayın vapura/tramvaya bir hafta içi kaçamağı yapın bence. İstikamet Karaköy olsun. Karaköy' ün o ince sokaklarında kaybolun, karşınıza FilBooks Cafe çıksın :) Hem güzel bir akşam geçirirsiniz, hem şehirde olduğunuzu hissedersiniz, hem de hafta içi bir mola vermiş olursunuz. 
Mayıs ayıydı yanlış hatırlamıyorsam, İstanbul Art News Gazetesinde okumuştum, Karaköy' de yeni bir mekan açıldı diye öneride bulunmuşlardı. Sahipleri de bir fotoğraf sanatçısı ile kardeşiymiş. Özellikle sanatçı kitaplarını öne çıkaran, aynı zamanda enfes tostlar, mini mini tatlılar satan, tadına doyamayacağınız latteler içebileceğiniz bir cafe. Cafenin girişinde turkuaz bir bisiklet ve turkuaz sandalyeler karşılıyor sizi. Eğer sokak kalabalık, gürültü patırtı, sohbet muhabbet olmasın. Ben sessizlikte kitabımı okuyayım, üst kattaki salıncakta salınayım derseniz, hemen üst kata alalım sizi. Kocaman uzun bir masa, blog yazmak, notlar almak, yazı çizi işleriyle uğraşmak hatta resim yapmak için müsait. Sonra dev bir koltuk var, bolca da yastık, içine gömülüp, gazete dergi kitap okumak, kahvemizi yudumlamak için müsait. Tam karşınızda kendince dolu dolu bir kütüphane var, kitap karıştırmak, eşe dosta ya da kendimize kitaplar almak için müsait. Bir de tatlı mı tatlı iki salıncak var. İsterseniz odanın içinde salıncakta da takılabilesiniz diye.



Peki biz o Cumartesi sabahı gittik ve ne yaptık? Livaneli' nin son kitabı Konstantiniyye Oteli hiç de dışadan gözüktüğü gibi değilmiş. İncecik gibi duruyor, meğer sayfaları çok inceymiş. Her bir karakteri ile okumaktan keyif aldığım saatler geçirdim Fil Books' ta.  Ayrıca lattesini çok sevdim ve iki bardak içmiş olabilirim :) Hafif bir acıkmanın geldiği anlarda ise üç peynirli tostunu denedim, tadına doyamadım. Bu esnada da sevgili ve ben sanırım üst katın tamamını ele geçirmiş, biraz yayılmış gibiydik ki, başka bir müşteri gelip kahvesini çaprazımıza bıraktı ve nedense gitti. Sonra genç bir delikanlı gelip daktilonun basına geçti ve oraya yerleşti. Biz çantalarımızı ve kitaplarımızı toparlar gibi olduk ki bir turist ile Türk bir kadın orta kata geldi ve oraya baktılar dolu, buraya baktılar dolu, diğer tarafa baktılar ve sıkışamayacaklarını hissedince adamın İngilizce şunu söylediğini duydum: ''Burası geçen ay açıldı, geçen ay sakindi hep. Sanırım bir anda popüler oldu baksana'' ^.^













20.07.2015

pi-azra kohen

Herkesin elinde, çok satanlarda bir kitap gördünüz, düşünün uyuz oldunuz, gıcık oldunuz, herkes o kitaptan bahsediyordu, okumak istemediniz.

Genel olarak çevremde böyle yaşayan bir topluluk var, 'şu kitabı okudun mu?' sorusunun cevabı bu olan bi topluluk. Eğer siz de bu üçlemeye karşı § Fİ § Çİ § Pİ § bu duyguları hissettiyseniz, aklınıza bu tarz bir fikir yerleştiyse bir şekilde, sessizce internetten siparişinizi verin, kitaplarınızı alın ve tenha bir mekanda sessizlik içinde alın okuyun bu üçlemeyi. Yoksa çok şey kaçırırsınız :(


Öyle bi kitap okuyorum ki şu anda, sindirerek, yavaş yavaş okumak istiyorum. Bir yandan bitmesin istiyorum. Bir yandan ne olacak diye sayfaları çeviriyorum. Her bir karekterde kendimi buluyorum. İyi yönleriyle, kötü yönleriyle… Başucu ansiklopedisi yapmak istiyorum ki basitçe yazılmış parağrafların böylesine derin anlamlar taşıyabiliyor olmasına inanamıyorum.

Her satırın altını çizmek, her sayfayı post-it ile donatmak, uzun uzun satırları not defterime yazmak istiyorum, ama 700 sayfalık kitabın tamamını not alacağımdan korkuyorum.

5.07.2015

zara indirimi

Haziran ayından beri Zara indirimini takip ediyordum, anca geçen hafta tamamen aklımdan çıkmış, meğer Perşembe günü Zara indirime girmiş. Ancak Cuma ya da Cumartesi günü haberim oldu. O zamana kadar da mağazaların talan edildiğini, ürünlerin ya dikişlerinin attığını, beyaz olanların yaka kısımlarında mutlaka fondöten lekeleri olduğunu, pörsümüş görüntüde ürünler olduğunu hayal ettim ama yine de Cumartesi akşam bir uğramayı ihmal etmedim :) 

Tahminlerimde de yanılmamıştım.  Neden Zara indirime koşan tüm kadınlar yüzüne 1 kg fondöten sürmek zorundadır? Ve bu kadınların tamamı neden bembeyaz hatta dantelli bluzleri deneyerek yaka kısımlarını mahvetmek zorundadır? İndirim dışı dönemde olmayan bu olay, neden sadece indirim döneminde yaşanmaktadır?

Peki cevabını veremeyeceğimiz soruları sormaktan vazgeçelim ve bu indirimden benim payıma düşenlere bakalım. Aslında aşağıdaki fotoğrafların dışında da aldıklarım oldu. Ancak onları çekmek için fırsatım olmadı. Onlar bir başka yazı konusu olsun. ^.^ Normalde pastel/pudra tonlarının kraliçesi Gizem, bu sezon bizi şaşırtıyor ve nar çiçeği renginde kanvas eteği alıyor (39,90 TL) Kabinde o kadar sevimli durdu ki, hem fiyat hem görüntü açısından onu mağazada bırakmaya kıyamadım. Siz ne dersiniz?
Bir de sezonun başından beri hep elimin gittiği o renkli kolye, sana sezon esnasında maalesef 90,00TL veremezdim, Dükkanda kalan son kolye olmanın da etkisiyle (59,90TL yine pahalı ama) kendime bir şıklık yapayım dedim. Bluz ise Zara' da bu indirimde bir sürü bluz bolca indirime girmişti. 29,90 TL fiyatı aralığında seyir ediyordu, bence siz de bir bakın :) İyi Pazarlar! 





3.07.2015

karabatak karaköy

Geçtiğimiz baharda eşimin gözünden çekilmiş bir kare. O haftasonunu unutabilmem imkansız zaten. "Hadi vapura binelim, Karaköy' de çok güzel mekanlar var, kitap, kahve, gazete, dergi, internet" dediğim bir gün yine. Dünyanın en tatlı sevgilisi de demiş ki "hemen hazırlanıyorum"

Karabatak' ın en güzel masasına yerleşmiş miyiz yine? Uzun bir gün geçirme ihtimali işe yaseminli yeşil çayımı da söylemişiz tabi ki. O anda bastıran sel odaklı bir yağmur, yağmurun kokusu, insanların sokakta kaçışları, turistler, hatta sandaletleri ıslanan bir turistin ayağındakileri çıkararak yürümeye başlaması, ıslananlar ve kitabım...

Hangi kitabı okuyordum bilmiyorum ama huzurluydum. Ve keyifliydim. Bu hafta sonu da, canım sevgiliyi alıp, Cumartesi sabahı yine Karaköy' e kaçırmak istiyorum.  O 5 günlüğüne bir konferans için şehir dışına gitmişti, bense dün çok hasta oldum. Bütün gün yattım.

Bakalım Cuma günümüz nasıl geçecek ve hafta sonu gezmelere gidecek kadar iyi olabilecek miyiz? Umarım geçen yıl yaşadığım hisleri bu hafta sonu da yaşayabilirim(z)

2.07.2015

blogging around




Şubat ayındaki Almanya seyahatimde bazı kırtasiye ve ev-dekorasyon alışverişleri yaptığımı söylemişimdir. Bu alışverişlerden birinden aldığım 'Blog Notes' defteri tam benim için biçilmiş kaftanmış. Aklıma gelen blog konularını, yazmak istediklerimi, unutmayacaklarımı yazıyorum genelde. Ufak tefek aralar veriyorum bazen blog  yazmaya, ama aklımda yazılacak belki de 50-100 yeni yazı konusu olabilir. Hep zamandan şikayet ediyorum, zaman olarak yetişemiyorum belki de diyorum. Yapmak istedikleri, hayallerim, aklımdan geçenler, okuyacaklarım var. Ancak bende değiştiğimi, farklılaştığımı hissediyorum 2007 yılında işe girmiş, fırsat buldukça blogunu güncellemeye çalışan, genelde evlilik, nişan hazırlıkları konularında yazılar yazan bi kız vardı(nee 8 yıldır blog mu yazıyorum ne) ^.^ Okuyucu ve takipçi sayısı artmış olabilir, içerikler değişmiş olabilir ama fırsat buldukça yazabilmek hayatımda yaptığım en güzel şey olabilir. Kimler beni o zamandan beri takip ediyor acaba ?

30.06.2015

büyükada, heybeliada ve burgazada notları

Bu yaz için ciddi ve kaliteli planlarım vardı. Hatta oraya buraya yazmıştım. Şehirde madem 2,5 ay çalşıyoruz, 15 güncük bi yaz iznimiz var onun dısında kalan zaman muhakkak kaliteli geçecekti :) Görülmemiş yerler keşfedilecek, gidilmemiş yerler görülecek, yeni tatlar denenecek, gün be gün yazdıklarım not edilecek, bu blog asla sessiz kalmayacaktı. Gel gör ki, iklim buna müsade etmedi. Son bir iki haftadır İstanbul' a yaz gelir gibi oldu, ama şu anda Temmuz ayına girmek üzere iken, salonda ince polarımla oturup blog yazamama ne demeli? Tişörtlerle üşüyorum, evet ... 

Neyse ne diyorduk iklim dedi ki, al sana sağanak, al sana bulut, al sana sel olan yollar, ve genelde kazasız belasız işe gidip gelebilmenin yollarını arar olduk :)  Tabii ki bu gidişe bir dur demek gerekiyordu, ve biz ailece son iki Cumartesi gününü de Prens Adalar' ını keşfetmeye ayırmıştık. 



Şimdi oturduğum ev, İstanbul' un ev anlayışı bakımından nispeten şanslı. Bostancı' ya yakın bir muhitte, kendince yüksek bir binadayız. Önümüzü kapatan herhangi bir devasa bina olmadığı için de açık ve net bu beş adayı salonumuzdan görüyoruz. Her sabah çiçeklerime bakmak için çıkmış olduğum balkonumda bir günaydınlaşıyoruz. Sonra Her akşam üzeri bir hava almaya çıktığımda vedalaşıyoruz, yeni doğacak günde buluşmak kaydı ile ^.^ Bu sebeple son bir senedir oturduğum bu evde Prens Adaları ile aramızda güçlü bir bağ oluşmuşken, annem de İstanbul' a gelmişken iki hafta üstüste bizi bozmaz dedik, İlk hafta Büyükada ve Heybeliada yaptık. İkinci hafta da  Burgazada. 

Peki adalarda neler yaptık? Sokakları keşfettik, 20-30 dakika arasında bir sürede adanın bir ucundan bir ucuna gittik. Faytonları, sokakları, evleri inceledik, bol bol fotoğraf çektik. Her bir evin önünde durup, bu ev ne zaman yapılmıştır, inşaat malzemelerini nasıl taşımışlardır, kimler yaşamıştır içinde, ne hayatlar geçmiş, neler olmuş, neler bitmiştir diye düşündüm açıkcası. Bütün gördüğüm kedileri sevmeye çalıştım. Hatta hızımı alamadım, atlara el attım, kazasız belasız (ısırılmadan) sevdim kaçtım. 






Hatırla Sevgili dizisini izler miydiniz bilmem, biz izlerdik, o evin hangi ev olduğunu bulmaya çalışırken yanımdan geçen faytoncu, faytonunda oturan kişilere dönüp şöyle dedi: 'Bakın, burası da Hatırla Sevgili dizisinin çekildiği ev! Beren Saat!' :) Tam o esnada aa burası o ev miymiş dedik annemle, kapısı açıktı, kapısına karşı koyamadığımız ilginç bir merakla bakarken bulduk kendimizi. Tam da o esnada o evin kapısından bir beyin bize baktığını gördük ve 'aaa biz sizi tanıyoruz' dedik adama. O evin kapısından Orhan Pamuk' un bize bakması ve onun şok olması dışında annemin müthiş bir samimiyetle 'ben sizin kitaplarınız çok severim' demesi bize çoook ilginç bir andı. Adam belki de bize burası özel mülk diye çıkışacakken biz sizi çook severiz, ay fotoğraf da mı çektirelim falan derken bulduk kendimizi :)





Kapısının önünde en çok etkilendiğim evlerden biri ^.^


Uçsuz bucaksız ortanca tarlaları...
Hala ısınamamış bir plaj...Hafif bulutlanmalar...



Geçen hafta Taksim İstiklal Caddesine yaptığımız ziyaretlerden birinde annemle New Balance mağazasındaki indirime denk geldik, ikimiz de aynı modeli beğenip satın almıştık. Kız kardeşim bizimle aynı olmak istemedi tabi, onun hayata ayrı bir bakış acısı var :P Biz ise ayrı şehirlerde yaşadığımız için aynı şeyi almak sorun yaratmadı, hatta hoşumuza gitti, hep genç annelerle minik kızlarını mı birebir giyinmiş olarak göreceğiz dedik, ve yırtık kotlarımız/spor ayakkabılarımızla tatlı bir tesadüf olmuş olabilir diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz? Bu arada New Balance' larda çok büyük sezon indirimi var, sakın kaçırmayın.